Suriyeli Komedyen Duraid Lahham

10.09.2021 13:03

Duraid Lahham, 1934 Şam doğumlu, canlandırdığı “Ghawar” karakteri ile ölümsüzleşen Suriyeli tiyatro, sinema ve TV yıldızı sanatçı…



Komedyen, oyuncu, yönetmen, yapımcı…

Tıpkı bizim merhum Kemal Sunal gibi, on parmağında on marifet olan, güldüren ve güldürürken de düşündüren tarzda oyunlarla gönüllerde taht kurmuş.

Duraid Lahham, katıldığı bir televizyon programında soruları yanıtlıyor:

Soru:

“Size kucak açmış onca devlet varken, refah içinde ve güvende yaşamak varken hem de siz ve aileniz onca tehdit alırken siz ülkenizde kalmayı tercih ettiniz, neden?”

Yanıt:

“ Anneniz hasta olsa gidip hemen başka anne mi arar yoksa başında durup iyileştirmeye mi çalışırsınız? Vatan anne gibidir. Yoksul ise varlığıyız, yaşlı ise bastonuyuz, hasta ise ilâcıyız, üşüyorsa elbisesi ve yalınayaksa ayakkabısı oluruz.”

“Siz hiç toprağından göç eden ağaç gördünüz mü? Ağacı topraktan ayırırsanız o ağaç kurur. Vatan topraktır biz ise ağaç.”

Duraid Lahham gibi tiyatroda kara mizahla sistem eleştirisi yapan bir sanatçının, devlet televizyonunda böyle bir değerlendirmede bulunması önemli olmalı…

Vatanını değil, kendi canını düşünen, kısacası vatanını satıp kaçanların bu röportajı hangi duygularla izlediğini merak ediyorum.

Türk Kurtuluş Savaşı’ nın başladığı yıllarda ülkemizin hemen hemen her toprağı işgal edilmişti ama kimse vatanını, eşini, çocuğunu, anasını -babasını terk edip ülkeden kaçmayı düşünmemişti. Vatanseverlerin tamamı, kadını- erkeği, genci- yaşlısı ile ülkesini savunmuştu.

Ayrıca Türk Kurtuluş Savaşı’ nda Türk kadını erkeğiyle omuz omuza çarpışmış, kucağında bebesiyle karda kışta cepheye cephane taşımıştı.

Eğer bir ülke, o ülkede yaşayanlar için vatansa, o topraklarda yaşayanların atalarının o topraklar için can vermekten kaçınmamalarındandır.

Ülkesi zor durumdayken bırakıp kaçanlara hoşgörü ile bakmak içimden gelmiyor.

Kendi ülkesinin içinde bulunduğu durumu önemsemeyen kimse, bir başka ülkeyi hiç önemseyip düşünmez; onun için esas olan kendi çıkarıdır.

Bu satırları yazarken, aklıma yıllar önce yaşadığım bir olay geldi.

1960’ lı yılların sonu… Herhalde 1969 olmalı...

Güney Kıbrıs’ ta, hemen hemen terk edilmiş, çoğu evi yıkık, çok az kişinin yaşadığı bir Türk köyündeyim.

Bir duvar dibine çökmüş, oldukça yaşlı bir Türk ile konuşuyoruz.

“Amca, görüyorum ki burada yalnızsın. Neden kuzeye göç etmedin? Burada ne yer, ne içersin? Zor değil mi böyle yalnız yaşamak?” diye sordum.

Feri kaçmış gözlerinde beliren yaşı göstermemeye çalışarak eliyle biraz ilerdeki ağaçlık alanı gösterdi,

“Şu mezarlığı görüyor musun, yeğenim. Hah işte orada karım ve çocuklarım yatıyor. Onları orada yalnız bırakıp da nereye giderim ben!?”

Televizyon haberlerinde siz de izliyorsunuz, ben de…

Anlatıma göre, Türkiye- İran sınırımızdaki duvara İran tarafından dayanmış bir merdivene tırmanan Afganlar, duvarı atlayıp topraklarımız giriyorlar. Sonra yine görüntüye bakıyoruz, yüzlerce kişi, yüzlerce genç erkek, bir yere gider gibi hızlı hızlı ilerliyorlar. Elleri boş. Bir şişe suyu bile yok. Ellerinde günlük ihtiyaçlarını karşılayacak bir poşet bile yok. Ellerini kollarını sallaya sallaya yürüyorlar. Nerde bunların anaları- babaları, karıları, çocukları?

Eğer bu satırları sabırla sonuna kadar okuduysanız, tekrar başa dönüp Suriyeli komedyenin söylediklerine bakın.

Atatürk milleti tanımlarken şu ifadeleri kullanıyor:

“ Zengin bir hatıralar mirasına sahip bulunan; beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan; sahip olunan mirasın korunmasına beraber devam etmek hususunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluma Millet adı verilir. “

Atatürk’ ün tanımındaki Millet kavramına uyana saygı, boynumun borcudur.

“NE MUTLU TÜRK’ ÜM DİYENE!”

Yorumlar (1) / Onay bekleyen (0)

Yorumunuz site yönetimi tarafından kontrol edildikten sonra görünecektir.

Yorum Ekle

A.Akvardar Nazlıer

15 Eylül 2021 17:40
Teşekkürler sn.Akyol. Yüreğinize kaleminize sağlık.